Sayfalar

Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2011

ZAFER

Haberalma Dairesi Başkanı, hepsi aynı şekilde giyinmiş olan 15-16 genci makam odasına alıp ıslak ıslak öptükten sonra:
— Kahramanlarım benim, diye konuşmaya başladı. Bu vatanın yiğit cengâverleri. Son zaferinizle bizleri ne kadar sevindirdiğinizi ve ülkemize neler kazandırdığınızı bilemezsiniz. Gençler şaşkın şaşkın birbirine bakarlarken, adam devam etti:
 — Birbuçuk saatlik bir çarpışmayla ezelî düşmanlarımızdan 20’sini öldürüp 20 binini yaralamayı başardınız. Üstelik onlara 20 milyon dolar kaybettirip bize de televizyon yayınlarından 20 milyon dolar kazandırarak.

Gençler tekrar birbirine bakınırken, en uzun boylu olanı:
 — Sayın başkanım, diye söze karıştı. Özür dilerim ama siz bizi herhalde gizli örgüt elemanlarıyla karıştırdınız. Böyle bir şerefe ulaşmak, bizim ne haddimize. Yaşlı adam, ayaklarını alabildiğince uzatıp sigarasının dumanından halkacıklar yaparken:
 — Siz millî takım oyuncuları değil misiniz? diye sordu. Geçtiğimiz çarşamba gecesi maçları olan. Yine aynı genç: — Evet efendim, diye atıldı. Ama o maçta, yıllardır perişan ettiğimiz Türklere karşı ilk defa mağlup olduk.

Başkan bey, ağır adımlarla delikanlının yanına gelip yanağından bir makas alırken:
— Esas zaferiniz de bu ya zaten, diye gülümsedi. Adamlar sevinçten bayram yaparken, 20 milyon dolarlık mermi yakmış ve kazayla birbirini öldürüp yaralamışlar. Bu zaferinizi arada bir tekrarlayıp bizlere yardımcı olursunuz değil mi?

Cüneyd Suavi

DOLMUŞ

Dolmuş Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.

Yanına sokularak: ? Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle: ? Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum. ? Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim.

 Oraya geldiğimizde size haber veririm. Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.

Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim. Saatime baktıktan sonra: 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara: İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı? Ön koltukta oturanı:  'Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi.

Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş. Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak: ' Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor.' Bu defa şoför lâfa karışıp: ' Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.'

 Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim.

Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.

Şoför: 'Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak. Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde: ' Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.

Heyecanla: ' Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı' ' Herhalde, 'diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar. Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Şoför, koltuğuna yavaşça otururken: ' Kısmet işte,' diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla..

Cüneyd Suavi

TOKAT

Emektar öğretmen, dersini bitirip sınıftan çıkarken; öğrencilerinden birinin diğerine çelme taktığını görüp onların yanına koştu. Düşen çocuk, sınıfın en çalışkanlarından biriydi ve ayağı burkulduğu için sessizce ağlıyordu.

Öğretmen, çocuğu yerden kaldırdıktan sonra üstünü temizleyip evine gönderdi ve öbür çocuğu kolundan çekerek öğrencilerin terkettiği sınıfa soktu.

Kendisi, aynı köyün ilkokulunda yirmi yıldan bu yana hizmet vermiş, o köyden evlenmiş ve tayini büyük şehirlere çıkmasına rağmen; bir yuva olarak bildiği okulunu terketmemişti. Bu yüzden öz evlâtları gibi gördüğü öğrencilerin haylazlıklarını hazmedemiyordu.

 Çelme çakan çocuğu şiddetle azarladıktan sonra, onun korkudan tir tir titremesine aldırış bile etmeden suratına bir tokat patlattı. Küçük çocuğun cılız vücudu, tokatın şiddetinden bir yaprak gibi savrulmuş ve yeni çıkmakta olan dişlerinden akan kan, öğretmenin ceketine sıçramıştı.

 Öğretmen, yedi yaşındaki bir çocuğa yaptığı bu hareketten hemen sonra pişmanlık duymasına rağmen, bunun kendisine iyi bir ders olacağını düşünüyordu. Öğrencisini bırakıp gitmeye hazırlanırken, çocuğun elini cebine attığını farkederek telâşa düştü.

En yakın arkadaşını düşüren bir yaramaz, öğretmenine de bıçak veya çakıyla saldırabilirdi. Beklenmedik bir harekete karşı korunmaya hazırlanırken, küçük çocuk teyzesinin bayramda hediye ettiği mendili çıkarttı ve düştüğü yerden kalkmaya çalışırken: Ceketiniz kanlandı öğretmenim, dedi. Sileyim isterseniz...
Cüneyd Suavi

ÇILGIN MÜHENDİS

Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve ?eyvah mahvoldum? gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi.
 Bir anda buz gibi bir hava esti içeride. Şirket sahibi, çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip: -Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü birşeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir.

Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden, hep birlikte yerlerinden fırladı. Sekreterlerden biri, mühendisin okuduğu gazeteye bakarak: Biliyorsunuz ki bugün borsa tepetaklak geldi, dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.

Bir başkası: -Faiz veya repo da olabilir, diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı.

Diğeri, kendinden emin bir tarzda: -Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı.

Şirketin muhasebe müdürü:Kesinlikle yanılıyorsunuz, diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı insan böyle birşeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.

Kadın sekreterlerden biri:Öyledir öyledir, diye atıldı. Hanımına geçen gün rastlamıştım, çok suratsız biriydi.

Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü,: -Konuşmakla vakit kaybetmeyelim, diye gürledi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içerden..

Müdürün sözleri, ortalığı tekrar karıştırdı. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey, etrafındakileri bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle: -Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Bir gün zaten öleceğiz, değil mi?
Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzden de herkes, onun içeride olduğundan emindi. Oda kapısı da özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu.

Bu arada itfaiyeye haber verildi, altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duaya başladılar.

Mühendis bey, on beş dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında: Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fâni olduğundan, bu iş ihmale gelmez.

Cüneyd Suavi